Hikaye: Nerede O Eski Bayramlar
HasanOzgan
Geçenlerde tavan arasını karışıtırırken ilkokul 3. sınıfta kullandığım kompozisyon defterini buldum. Ozaman için böyle şeyler yazdığıma inanamadım. Özellikle; 9 günlük bir bayram tatili öncesi öğretmenimizin verdiği bayramlarda neler yaptığımız ile ilgili kompozisyonu burada sizinle paylaşmak istiyorum. Okuyunca “Nerede O Eski Bayramlar” diyor insan.
Bayramın ilk günü gözlerimi Barış Manço’nun “Bugün Bayram” şarkısı ile açtım. Annem yeni alınan kıyafetlerimi ütülüyordu. Babam ise bayram namazına gitmek için hazırlanmış bizi bekliyordu. Kardeşimle ben banyo faslından sonra şarkıdaki gibi en güzel kıyafetlerimizi giydik ve bir alt katımızda yaşayan dedemide alarak hep beraber camiye gitmek için yola koyulduk. Cami’den çıkışında insanlar bayramlaşmaya başladı. En yakın arkadaşım Ali ve Babası ile karşılaştık. Babam ve Ali’nin babası Mehmet amca bizim küs olduğumu öğrenince çok sinirlendiler. Ve bayramda küslükler olmaz dediler. Ve bizi oracıkta barıştırdılar. Bayramlaşma faslından sonra ekmek almak için, mahalle bakkalımız Rıza amca’nın yanına uğradık. Bayramlaşma ile karışık bir muhabbet başladı. Rıza Amca, biraz sofu bir adam. Oğlunun içki içtiğini öğrenince evden kovdu. Eşi Melek teyze de cennete gidince bu dünyada yalnız kalan Rıza amca bayramda oğlunun yolunu gözlüyormuş. Babam kendisini avuttu. “Gelir kesin gelir meraklanma” diyordu.
Eve gelince hızlı bir bayramlaşma faslı başladı. Ananemin elini öpünce mendil ve şeker verdi ve “El öpenlerin çok olsun” dedi. Babam ve Dedem ise bir miktar para verdi ve onlar da “el öpenlerin çok olsun” dedi. Süper zengin olmuştum. Servetime servet katma planları yaparken ve de bu “el öpenlerin çok olsun” nedemektir diye düşünürken, annem hepimizi kahvaltıya çağırdı. Sonra nasıl oldu bilmiyorum ama mahalle arkadaşlarım ile bayram harçlığı peşine düştük. İstihbarat sağlam idi. Kim şeker verir, kim para verir, ve en önemlisi kim evinde misafir eder ve adam gibi ikramda bulunur hepsini biliyorduk. Çete gibiydik mahallemizdeki her eve gidiyorduk. İçimizdeki hırslı arkadaşlar tüm istanbul’u gezeceklerini söylüyorlardı. En güzeli nereye giderseniz gidin bu geleneğin herkes tarafından biliniyor olmasıydı. Bunun faydasını bayramın ikinci günü anlayacaktık.
İlk gün tüm akrabalarımın ve komşularımın bayramını kutladık. Ardından servetimizi yokladık ve zengiliğimizi katladık. Bir çocuk için harcayabileceği kadar para sahibi olmanın nedemek olduğunu bilemezsiniz. Süper limitsiz harcama hakkı. Bayramları seviyorum. Bayramların bir diğer özelliğide mezar ziyareti sanırım. İnsanın cennete giden yakınlarını ölünce hatırlaması çok ilginç bir şey. Benim hiç tanıyamadığım dayım için mezarlığa gittik. Orada mahalle bakkalımız Rıza amca’nın kaçak oğlu Talha abi ile karşılaştık. Dedem kendisine nasihatte bulundu. Rıza amca’nın çok pişman olduğundan söz etti. Ve elini öpmesini istedi. Talha’da çok pişman görünüyordu. Sonuçta başka kimsesi yoktu bu dünyada. Dedem’in elini öptü ve dedem de ona “el öpenlerin çok olsun” dedi.
Mezarlık ziyaretinden sonra yine çete ile buluştum. Bu sefer ganimeti yemek için atari salonlarına gitmiştik. Geri dönecek parayıda yiyince yürümeye karar verdik. Sonra bir arkadaşımın aklına süper bir fikir geldi. Nedense başka mahalledeki evlerin kapısını çalmazdık. Sanki bir mıntıka sahası var gibiydi. Ama böyle bir kural varsa bile yıkma zamanıydı. Çünkü eve dönüş yolu uzundu ve bizim hiç paramız kalmamıştı. Kaç kapı gezdiğimizi hatırlamıyorum ama yol parasını böyle denkleştirdik. Bayramda çocuk olmak ne güzel şey yahu.
Biz insanları hatırladığımız için mutluyduk, insanlarda hatırlandığı için. Bunu mahallenin yalnız ihtiyarı Fincan nineyi ziyaret edince farkettim. Kimse oraya gitmek istemiyordu, çünkü evi çok sapaydı ve sadece şeker veriyordu. Ama arkadaşları bir sürü vaat ile kandırdım. Oraya topluca gidince kadının yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Çok mutlu oldu, bizi içeri buyur etti. İçeri girdiğimizde büyülü bir dünya ile karşılaşmış gibi olduk. Annelerimiz, ninenin eli ayağı tutmadığı için yaptıkları baklava, yaprak sarması ve çörekler yapmışlardı. Orada yaklaşık bir saat kadar kaldık. Bize çocukken Atatürk’ü gördüğünü söyledi. O’nunla ilgili anlattığı hikayeleri pür dikkat dinledik. Meğerse nine nekadar bilgili bir insanmış. Ona “el öpenlerin çok olsun” nedemek diye sordum. El öpmenin bir büyüklük göstergesi olduğunu. ve bükemediğin eli öpeceksin atasözünü hatırlatarak, eli öpülenin büyüklüğünün kabulu olduğunu ve bu söz ile dilenen şey büyük bir insan olmamız olduğunu söyledi. Oradan ayrılırken hem O çok mutluydu hem de biz.
Oradan ayrılınca, kola almak için Rıza amca’nın bakkalına gittik. Rıza amca yerine karşımızda Talha’yı bulduk. Çok mutluydu ve bizden kola için para istemedi zaten bizde ısrar etmedik.
Bayramın son günü ise, tüm mahalleli pikniğe gittik. Ve ızgaralar, toplar muhabbet şamata çoook ama çok eğlendik.
El öpenleriniz çok olsun!
